Sayfalar

Werner HEISENBERG ve Wolfgang PAULI

''Önyargıları yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur.''
Albert EINSTEIN


SOHBETTE ADI GEÇEN KİŞİLER HAKKINDA BİLGİ:

Karl Werner Heisenberg, 5 Aralık 1901 Würzburg'da doğdu, 1 Şubat 1976 Münih'te öldü. Kendi ismiyle anılan Belirsizlik İlkesi'ni bulan Alman fizikçi, atom yapısı bilgisine katkılarından dolayı 1932 yılında fizik dalında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.

Wolfgang Pauli (d. 25 Nisan 1900, Viyana - ö. 15 Aralık 1958, Zürih), Avusturya asıllı İsviçreli fizikçidir.Pauli ilkesi de denilen ünlü ihraç ilkesini ortaya attı.Pauli 1945 yılında Nobel Fizik Ödülüne layık görüldü.

Max Karl Ernst Ludwig Planck (23 Nisan 1858, Kiel - 4 Ekim 1947, Göttingen), Alman fizikçi. 1918 Nobel Fizik Ödülü sahibi.
"Kuantum Kuramı"nı geliştirmiştir. Termodinamik yasaları üzerine çalıştı. Kendi adıyla bilinen "Planck sabiti"ni ve "Planck ışınım yasası"nı buldu. Ortaya attığı kuantum kuramı, o güne değin bilinen fizik yasaları içinde devrimsel ve çığır açıcı nitelikteydi.

Paul Adrien Maurice Dirac (8 Ağustos 1902 – 20 Ekim 1984), İngiliz fizikçi ve matematikçi. Kuvantum fiziğinin kurucularındandır. Diğer önemli keşiflerinin yanında fermionların davranışını açıklayarak antimaddenin keşfine olanak veren ve kendi adı verilen Dirac eşitliği'ni yaratmıştır. Dirac 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.

Niels Henrik David Bohr (7 Ekim 1885, Kopenhag - 18 Kasım 1962, Kopenhag), Danimarkalı ünlü fizikçi.
Kuantum kuramının atom yapısının belirlenmesinde ilk kez kendi adıyla anılan atom modelini oluşturdu. Kuantum fiziğinin gelişmesinde 50 yıla yakın bir süre öncü rol oynadı. Ayrıca atom çekirdeğinin "sıvı damlacığı modeli"ni geliştirdi.
Kopenhag Teorik Fizik Enstitüsü başkanlığına getirilen Bohr, 1922'de Nobel Ödülü'nü alır.

Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955) , Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi.
20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görelilik kuramını (diğer adları ile İzafiyet Teorisi ya da Rölativite Kuramı) geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür. (Nobel Ödülü'nün ve Nobel Komitesi'nin o zamanki ilkeleri doğrultusunda, bugün en önemli katkısı olarak nitelendirilen Görelilik kuramı fazla kuramsal bulunmuş ve ödülde açıkça söz konusu edilmemiştir.)



PARÇA ve BÜTÜN- Werner HEISENBERG -Sayfa 98-103


Werner HEISENBERG

Solvay konferansı dolayısıyla Brüksel’de bir otelde geçirdiğimiz akşamların birinde aralarında Wolfgang Pauli ve benim de bulunduğum, kongreye katılan birkaç genç katılımcıyla beraber salonda oturuyorduk. Biraz sonra Paul Diraz da bize katıldı. Biri şu soruyu ortaya attı. ‘’Einstein tanrı hakkında o kadar çok konuşuyor ki, bunun ne gibi bir anlamı olmalı? Einstein gibi bir doğa bilimcinin dinsel gelenekle bu kadar sıkı bir bağ içinde olması kavranılamaz bir şey.

’’‘’Einstein değil de belki Max Planck böyledir.’’ diye cevap verildi.

‘’Planck’ın dinle doğa bilimleri arasındaki ilişkiye ait görüşleri var. O bu görüşlerinde, her ikisi arasında hiçbir çelişki oolmadığını ve dinle doğa biliminin birbiriyle bağdaştırılabileceğğini savunuyor.’’

Bunun üzerine bana da Planck’ın bu konuda görüşlerinin ne olduğu ve ne düşündüğüm soruldu. Ben de birkaç kez Planck’la genel konular üzerine değil de daha çok fizik konusunda sohbet etmiştim. Ama onun çeşitli arkadaşları Planck hakkında bana birşeyler anlatmışlardı. Böylece düşüncelerinde bir resim çizebileceğimi zannediyordum.




Niels BOHR ve Max PLANCK

‘’Zannediyorum’’ diye cevap verdim,  ‘’ Planck için din ve doğa bilimi, kendisinin söylediğine göre gerçeğin tamamiyle farklı alanlarıyla ilgili olduğu için birbirleriyle bağdaştırılabilir. Doğa bilimi objektif maddi dünyadan söz eder. Biz de bu objektif dünya hakkında doğru bildirimlerde bulunma ve onun bağlamlarını anlama görevini verir. Ama din, değerlerin dünyasından söz eder. Dinde olması gerekenden, yapmamız gerekenden söz edilir. Neyin olduğundan değil. Doğa biliminde yanlış doğru vardır Dinde ise iyi ve kötü, değerli ve değersiz söz konusu edilir.  Doğa bilimi teknik olarak amaca uygun davranışın temelini teşkil eder. Din ise etiğin temelidir. Her ikisi arasında XVIII. Yüzyıldan beri var olan çatışma dinsel örnek ve imgelerin doğa bilimsel savlar olarak yorumlanmasından doğan yanlış anlamaya dayanır ve bu da tabi ki çok saçmadır. Bu görüşte her iki alan birbirinden ayrı tutulur ve dünyanın objektif ve subjektif yanları olarak düzenlenir. Doğa bilimi adeta gerçeğin objektif yanını nasıl karşılayacağımızı, onunla nasıl uyuşacağımızı açıklayan bir sanattır. Dinsel inanç ise değerler yarattığımız, o değerlere göre yaşamımızı düzenlediğimiz subjektif bir kararın ifadesidir. Biz bu kararı kural olarak ait olduğumuz bir toplulukla uyumlu olarak, örneğin. Aileyle, halkla ya da kültür çevresiyle birlikte alırız. Eğitim, yetiştirilme tarzı ve çevre bu kararı derin bir biçimde etkiler. Ama sonuç olarak subjektiftir ve ‘’doğru-yanlış’’ kriterine göre değerlendirilemez. Eğer doğru anlıyorsam Max Planck bu özgürlükten yararlanarak kesin bir biçimde Hristiyan geleneğinde karar kıldı. İnsanlarla olan ilişkilerini de kapsayan davranışları ve düşünce biçimi bu geleneğin çerçevesi içinde gerçekleşti ve bunu yaparken de hiç kimse ona olan saygısını yitirmedi. Böylece onda her iki alan, yani dünyanın subjektif ve objektif yanları birbirinden kesin olarak ayrıldı. Ama ben bu ayılmadan hoşnut olmadığımı itiraf etmeliyim. İnsan topluluklarının sürekli olarak bilgi ve inanç arasındaki bu keskin ayrılıkla yaşayıp yaşayamayacakları konusunda şüpheliyim.’’



Niels BOHR,Werner HEISENBERG.Üçüncü kişi Wolfgang PAULI olabilir.

Wolfgang bu endişeden yana çıktı. Ve şöyle dedi: ‘’Hayır, bu hiçbir zaman iyi bir sonla bitmeyecek. Dinlerin meydana geldiği çağlarda, bu toplumların önünde duran bütün bilgi, en önemli işlemi, ilgili dinin değerleri ve görüş açısı olanzihinsel formla uyuşuyordu. Bu zihinsel formun topluluktaki en sade vatandaşın anlayabileceği bir dilde olması isteniyordu. Örnekler misaller veimgeler, değer ve düşünceler yoluyla aslında ne amaçladığı konusunda belirsiz bir duygu sağlıyordu. Sade vatandaş eğer kendi yaşamına ilişkin kararları toplumun yarattığı değerler doğrultusunda alırsa, zihinsel formun sahip olduğu bütün bilgiye de yeteceğinden emin olmak zorundaydı. Çünkü ona göre inanç doğru davranmak anlamını taşımıyordu. Aksine ona göre inanç, ‘’kendini bu değerlerin önderliğine teslim etmek’’ anlamını taşıyordu. Ancak daha sonra, tarihsel süreç içinde yeni kazanılan bilgilerin eski zihinsel formu aşma tehdidinde bulunmasıyla büyük sakıncalar ortaya çıktı. Bilginin ve inancın birbirinden ayrı tutulması muhakkak ki sınırlı bir süre için düşünülmüş geçici bir çözümdür. Örneğin Batı kültür çevresinde dinsel imge ve örneklerin basit halk üzerinde hiçbir ikna gücü kalmayacağı bir an gelebilir. Sonra da korkarım ki günümüze dek gelen etik yok olacak ve şimdiden düşünemeyeceğimiz korkunç olaylar başlayacak. O halde mantıksal olarak doğru olsa da , taşıdığı insancı zihniyete saygı duysamda Planck’ın felsefesinden yola çıkarak hiçbir şeye başlayamam. Bu bakımdan Einstein’ın görüşü bana daha yakın geliyor. Tanık olarak gösterdiği sevgili Tanrı’nın herhangi bir şekilde Doğa’nın değişmeyen yasalarıyla ilgisi vardır. Einstein , nesnelerin merkezi düzeni konusunda bir fikre sahipti. O , bu düzeni Doğa yasalarının yalınlığında hissediyordu. Görecelik kuramını oluşturduğu sırada bu yalınlığı son derece güçlü ve doğrudan yaşadığı söylenebilir. Elbette buradan , dinin işlemlerine varmak için aşılması gereken yol çok uzun. Einstein dinsel bir geleneğe pek az bağlıydı ve kişisel bir Tanrı imgesinin de ona tamamıyla yabancı olduğunu zannediyorum. Ama ona göre bilim ve din birbirlerinden ayrı tutulamazlardı. Merkezil düzen onun için hem objektif hemde subjektif alana aitti ve bu bana daha iyi bir çıkış noktası olarak görünüyor.” “Ne için bir çıkış noktası” diye itiraz ettim. “Eğer büyük bağlamı oluşturmak tamamıyla kişisel bir sorun olarak görülürse o zaman Einstein’ın düşüncesi çok iyi anlaşılabilir ama bu düşünceden de asla bir şey ortaya çıkmaz.”




Wolfgang PAULI

Wolfgang : “Belki de aksi olur. Son ikiyüz yılda doğa biliminde elde edilen gelişmeler genelde insan düşüncesini değiştirdi ve hatta Hristiyan kültür çevresine de taştı. O halde fizikçilerin düşündükleri şey pek o kadarda önemsiz değil. Bu , zaman ve uzayda nedensellik ilkesine göre işleyen objektif bir Dünya idealinin bir sınırlamasıydı. Eğer doğa bilimi bu dar kalıpları aşarsa , -bunu görecelik kuramında yaptı ve şimdi üzerinde bu denli şiddetli bir biçimde tartıştığımız kuantum teorisi de bundan daha fazlasını yapabilir.- O zaman dinlerin kendi ideolojik formları içinde kaleme aldıkları içlem ve doğa bilimi arasındaki ilişki daha başka olacaktır. Belki de bir son otuz yılda doğa bilimi alanında öğrendiğimiz bağlamlarla düşüncenin boyutlarını genişlettik. Örneğin Niels Bohr ‘un kuantum teorisinin yorumunda ön plana çıkardığı bütünlerlik ilkesi kavramı soyut ilimlerde , felsefede o kadar açık anlaşılır bir biçimde formüle edilmeseydi hiçbir şekilde bilinmiyordu. Bu kavram doğa biliminde ortaya çıktığında önemli bir değişimin habercisi oldu. Çünkü ilk olarak onun sayesinde , nasıl gözlemlendiğinden bağımsız olarak maddi bir konunun tasarımı gerçeğe tam olarak uymayan soyut bir ekstra polasyon ortaya koyduğu anlaşılabilir. Asya felsefesi ve dinlerinde bilginin nesneyi karşısına almayan saf öznesinin bütünleri tasarımı vardır. Bu tasarımda kendini ruhsal yada akılsal hiçbir gerçeğe tam olarak uymayan soyut bir ekstrapolasyon olarak kendini gösterir. Büyük bağlamlar hakkında etraflıca düşünürsek Bohr’un çizdiği , gösterdiği bütünlerlik ilkesi yoluyla gelecekte merkeze (Mitte) uymak zorunda kalacağız. Düşüncenin böyle bir biçim aldığı bir bilim , farklı dinler karşısında hoş görülü olmayacaktır ve belkide bütünün daha iyi bir biçimde özüne varacağından değerlerin dünyasının oluşmasına katkıda bulunacaktır.”




Paul DIRAC

Bu arada –O zamanlar ancak 25inde olan ve hoşgörüden hala pek hoşlanmayan Paul Dirac yanımıza oturdu.
“Burada din hakkında neden konuştuğumuzu bilmiyorum.” Diye itiraz etti.
“Eğer söylediklerinizde samimi iseniz –bir doğa bilimcisi olarak öyle olmak gerekir- dinde , gerçekte hiçbir savunulacak yanı olmayan yanlış savların dile getirildiği itiraf edilmeli. Tanrı kavramı bile insan fantazisinin bir ürünüdür. Doğa güçlerinin egemenliğine bizde daha fazla karşı çıkan ilkel halklar , korktukları için bu güçleri kişiselleştirdiler ve böylece tanrı kavramına varılmış oldu. Ama doğa bağlarını iyice anlamış olduğumuz dünyamızda artık böyle imgelere gereksinme duymuyoruz. Herşeye kadir bir tanrının varlığını kabul etmenin bize herhangi bir şekilde yardımcı olacağına aklım yatmıyor. Ama böyle bir varsayımın tanrının neden  -engelleyebileceği halde- dünyamızda adaletsizliğe ve şanssızlığa , fakirlerin zenginlerce sömürülmesine ve diğer başka facialara göz yumduğu gibi anlamsız soruların sorulmasına yol açacağını anlayabiliyorum. Eğer çağımızda hala din öğretiliyorsa , bunun nedeni dinsel imgeler yoluyla insanların ikna edilmesi değildir. Bunun ardında halkı , sade insanları avutma arzusu yatar. Sakin insanları idare etmek sakin ve hayatlarından
memnun olmayan insanları idare etmekten daha kolaydır. Sessiz insanları sömürmek de zor değildir.
 Din halkın seraplar içinde sallanmasına izin verilen ve böylece maruz kaldığı haksızlıklar karşısında onu avutan bir çeşit afyondur. Bunun arkasından iki büyük politik gücün kiliseyle devletin ittifakı çok kolay gerçekleşir. Her ikisinin de , yeryüzünde olması bile gökyüzünde , olan haksızlıklar akarşı isyan etmeyenleri sessizce ve sabırla görevini yerine getirenleri ödüllendireceği varsayılan lütufkar bir tanrı yanılsamasına ihtiyaçları vardı. Tanrının , insan fantazisinin bir ürünü olduğunu söylemek , tabii ki affedilmez bir günah sayılıyordu.”




Werner HEISENBERG ve Niels BOHR

 “Sen böylece dinin politik istismarını yargılamış oluyorsun.” Diye itiraz ettim. “Bu dünyada herşey istismar edilebildiğinden – geçenlerde söz etmiş olduğun komünist ideoloji de buna dahildir-  konunu bu şekilde de yargılanması doğru değildir. Sonunda insan toplulukları daima var olacaklardır. Ve böyle topluluklar ölüm ve yaşam hakkında,  topluluk yaşamının süregeldiği büyük bağlam hakkında konuşabilmesi için ortak bir dil bulmak zorundadırlar. Tarihte böyle ortaklaşa bir dil arayışı sırasında gelişmiş olan tinsel formlar , insanlar yaşamlarını yüzyıllarca bu formlar doğrultusunda yönlendirmiş olduklarına göre , büyük bir ikna gücüne sahip olmalılar. Din , senin şimdi söylediğin önemsiz bir şey değildir. Ama belki senin için , kişiselleştirilmiş bir tanrı imgesinin olmadığı bir başka din , örneğin eski Çin dini , daha büyük bir ikna gücüne sahiptir.”

 “Ben dinsel mitlerden yola çıkarak hiçbir şeye başlayamam” diye cevap verdi Paul Dirac. “Çünkü mitler farklı dinlere ters düşerler. Benim Asya’da değil de Avrupa’da domuş olmam tamamıyla rastlantıdır ve gerçeğin ne olduğuna ve neye inanmam gerektiğine de bağlı değildir. Ben sadece gerçek olana inanabilirim. Nasıl davranmam gerektiğini , birlikte yaşadığım ve benim de sahip olduğum yaşam hakkını onlara da tanımam gereken bir topluluğun üyesi olduğumu akıl yoluyla bularak saptarım. O halde çıkarların centilmence uyumlu hale getirilmesine çalışmalıym. Daha fazlasına zaten gerek kalmayacak. Tanrısal irade günahlar ve cezalar , davranışlarımızı ona göre düzenlemek zorunda olduğumuz öteki dünyaya ait konuşmalar aslında katı ve soğukkanlı gerçeğin gizlenmesine hizmet eder.  Tanrının varlığına inanmak – Allah isterse – mantığına yani daha yüce bir güce boyun eğmeyi teşvik eder ve biz böylece belki geçmişte doğaya uygun olan ama artık günümüz dunyasına uymayan toplumsal yapıları ölümsüzleştiririz. Büyük bir bağlamdan ve bunun benzeri şeylerden söz etmek hiç hoşuma gitmiyor. Bu tıpkı bilimsel yaşamımıza benziyor. Zorluklarla karşı karşıya kalıyoruz. Ondan sonra da onları gidermeye girişiyoruz. Bizim sadece bir zorluğumuz var. O da pek çoğunu asla bir defada çözememek. O halde bağlamdan söz etmek tamamlayıcı düşünsel bir üst yapıdır”




Werner HEISENBERG ve Wolfgang PAULI

 Tartışma bir süre böylece sürüp giti ve Wolfgang’ın tartışmlara yeniden katılmayışına şaşırdık. Bazen asık bir yüzle bazen bıyık altından gülümseyerek tartışmaları dinliyor. Ama hiçbirşey söylemiyordu. Sonunda ona ne düşündüğü soruldu. Hafif şaşırmış bir durumda etrafına baktı ve şöyle dedi : “Evet , evet , dostumuz Dirac’ın inandığı bir dini var. Bu dinin parolası da şu : Tanrı yoktur ve peygamberi de Dirac’tır.” Dirac dahil olmak üzere hepimiz güldük ve böylece oteldeki akşam sohbetimizde sona erdi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder